ESKİÇAĞDA  FELSEFE

Sevgi İyi    Uludağ Üniversitesi

 

GİRİŞ                                                      

          Bu seminere şöyle bir soruyla başlamak istiyorum. Bugün, bir yanda bilgisayar ve iletişim teknolojisiyle, internet ağlarıyla öte yanda gen haritasıyla ve teknolojisiyle bambaşka  bir tarzda yapılanan dünyamızda biz neden  Eskiçağı ve Eskiçağdaki felsefi düşünceyi tanıma gereksinimi duyuyoruz? Çağımızda özellikle son elli yılın getirdiği olağanüstü bilimsel ve teknolojik atılımlar içinde yepyeni bir uygarlığın taşıyıcısı olan günümüz dünyasında artık çok “eskide”(!) kalmış bir düşünüşü tanımak önemli midir ve bu tanıma isteği sırf bir merak ve tarihsel ilgi olarak görülebilir mi?

         Bilindiği gibi Yunan uygarlığı, eski büyük uygarlıkların (Mezopotamya, Mısır, İndus, Ganj) sonuncusudur. Bu uygarlıkta ortaya konan felsefi düşünceyi iyi tanımak, anlamak ve yorumlamak bugün bambaşka bir yapıda olan dünyamız için hala ayrı bir önem taşımaktadır. Bugünden bakıldığında çok eskide kalmış gibi duran bu çağa ve uygarlığa ilgisiz kalmak yanıltıcı olur. Nitekim, 19.ve 20.yüzyılda bu eski uygarlıkla ve onun düşünüş tarzıyla özel olarak ilgilenen filozoflar olmuştur.

         Öyleyse Eskiçağdaki felsefi düşünüş bugün için de önemlidir ve bu düşünüş, günümüz Avrupa’sının düşünsel dünyasının kurulduğu temeldir, çıkıp geldiği ana kaynaktır. Bu nedenle Eskiçağın düşüncesini tanımak bir bakıma kaçınılmazdır.

         Şimdi de şöyle bir soru akla gelebilir: Eskiçağda felsefe dendiğinde neden eski Yunan uygarlığına bakılmaktadır? Acaba her uygarlaşan halk bir felsefe üretmemiş miydi ve öteki büyük uygarlıklarda felsefe yok muydu? Bu soruya şöyle yanıt verilebilir: Tarihsel veriler ve kaynaklara göre hakkında bilgi edinebildiğimiz diğer uygarlıklarda, eski Yunanda görülen biçimde “bağımsız düşünme” ürünleri yoktur. Örneğin eski Çin ve Hint uygarlıklarında da düşünsel ürünler vardır şüphesiz. Ancak, bunlar giderek ya dinsel bir nitelik kazanmış ya da kitlelerin benimsediği öğretilere dönüşmüştür. Konfüçyüs ve Budha’nın filozof kimliklerinden söz edilebilir belki ama bu düşünürlerin düşünceleri de düşünsel bir gelenek oluşturulamaması ve  sistematik bir nitelik kazanamaması sonucunda geliştirilemeden kalmıştır.

         Böylece insanlık tarihinde felsefi düşünceyi bir biçimde başlatan ve bunu düşünsel bir geleneğe oturtarak dizgeleştiren uygarlık eski Yunan uygarlığı olmuştur. Eldeki kaynaklara göre felsefi düşüncenin ilkin Thales’le (M.Ö. 6.yüzyıl) başladığını görüyoruz. Bu saptamayı yaptıktan sonra felsefenin Thales’le ne şekilde başladığına geçmeden önce eski Yunan’da bu başlangıcın doğduğu ortama kısaca değinelim. Bu ortam mitosların yaygın ve güçlü olduğu; dünya edebiyatına kaynaklık eden büyük ozanların varolduğu verimli bir ortamdı. Eski Yunanda yetişen iki büyük ozan Homeros’u (m.ö. 8.yüzyıl, Iliade ve Odysseia’nın yazarı) ve Hesiodos’u (m.ö.8.yüzyıl, Theogonia, Herakles’in Kalkanı, İşler ve Günler’in yazarı) hepimiz bimekteyiz.

         HOMEROS’un doğduğu yere ilişkin en yaygın kabul İzmir’dir(Smyrne) ve geleneğe göre Meles ırmağının kıyısında bir mağarada oturarak yapıtlarını yazdığı için ona, Meles ırmağının kıyısında doğan anlamında Homeros dendiği söylenmekte. Homeros’un, yaşama ve dünyaya ilişkin bir görüşünün olması felsefe bakımından önemlidir.

         HESIODOS ise evrenin doğuşuna ilişkin kosmogonik açıklamasıyla ilgi çeken bir ozandır. Bu açıklamaya göre ilkin Khaos (uçurum, boşluk) var, sonra Toprak (dişi bir varlık) ve Eros (varlık yaratıcısı) var. Daha sonra bu ikisinin biraraya gelmesiyle temel varlıklar  (gök, dağ, deniz), toprakla gök birleşince ilk tek tek gökler doğuyor.

         Görüldüğü gibi Hesiodos, varolana, mitosa bağlı bir bakışla açıklama getirme çabasındadır. İşte bu mitolojik ve kosmogonik nitelikli bir düşünsel oramdan yaklaşık iki yüzyıl sonra, tarihçi Herodotos’un “İonia’nın süsü” dediği Milet Okulu’ndan THALES’in, “her şeyin ana ilkesi (arkhe) sudur (nemli olandır)” dediğini öğreniyoruz. İşte Thales’in bu sözü ilk felsefi düşüncenin doğuşudur, ortaya çıkışıdır.

         Peki neden bu sözde felsefi bir düşünüş bulmaktayız? Bu söz, varolandan giderek varolanın yapısına ilişkin bir şey söylemeye çalışmaktadır. Çokluk, çeşitlilik ve değişme içindeki varolanda değişmez olan, yapısal olan, ilkesel olan, temel olan şey(ler)e ilişkin  bir belirleme yapma  amacındadır. İşte henüz yeterince bilincinde olunmayan bir ontoloji yapma çabasından dolayı burada felsefe başlamıştır diyoruz.

         Aynı çabayı Milet Okulu’nun diğer filozoflarının da sürdürdüğünü, onların da varolanın ana ilkesini, ana maddesini veya ana unsurunu (arkhe’sini) belirlemeye çalıştıklarını görüyoruz. Böylece ANAKSIMANDROS, varolanın ana ilkesini Apeiron, ANAKSIMENES ise hava ve soluk olarak  belirtmiştir.

         Eski Yunanda böyle bir soruyla başlayan felsefi soruşturma giderek verimlenmiş ve m.ö. 5.yüzyılda Eskiçağın  ünlü ve çağlar boyu etki yaratan bir filozofu Efesos’ta yetişmiştir. Kendisine “Karanlık” adı verilen, ruh ve düşünce aristokratı HERAKLEITOS, çağımızda da hala ilgi çeken bir filozoftur. Herakleitos, varolanın bütünündeki temel ilkeyi henüz hiçbir dile çevrilemeyen bir kavramla ifade etmiştir. Bu LOGOS’tur. Bu kavram, akıl, düşünce, anlam, söz, söyleyen, söyleten gibi anlamların hepsini taşımakta ve Herakleitos’un söyleminde bu anlamların hepsini taşımaktadır. Bu bakımdan, özlü deyişlerle konuşan bu filozofun dili simgesel niteliktedir ve çeşitli yorumlara açıktır.

         Herakleitos’a göre varolanın temeli sonsuz olan Logos’tur  ve bunun dili kutupluluktur (polarite). Yani sonsuz olan, bir ve aynı duran Logos kendini kutupluluklarda gösterir. Örneğin, yukarıya ve aşağıya götüren yolda(bir ve aynı yol), gündüz ile gecede (bir bütünün iki yarısı), sonsuz olarak değiştiği halde adı ve cinsi değişmeyen ırmakta, ırmağa benzeyerek varolmayı ve yok olmayı kendinde birleştiren insan yaşamında, savaştaki yenme ve yenilmede, gençlik ile yaşlılıkta vb. hep varolanın ayrılıklı birliği vardır. bütün bu ikilikler, karşıtlıklar “aynı şey”dir, yani her şeyin dönüp değişmesinde hep aynı kalan Logos’tur.  Burada Logos, ana ilke, temel olan şey (arkhe) olarak ikili bir özellik gösterir.

                                                                        Ruhsal(tinsel)                                

           Ateş                                 Logos                                             Bir  (Ateş)

1) ölçü,yasa

                            Maddesel                    2)arkhe:Temel unsur

             Herakleitos’un, varlığı sürekli bir akış ve değişme olarak kavrayan ve varlığın varolmayışını da dile getiren bu anlayışına Güney İtalya’dan bir filozof itiraz eder. Elea Okulu’ndan PARMENIDES (504, Gençlik dönemi), doğruyu yalnız akılın verebileceğini ve akılın, “var-olmayan” diye bir şeyin olduğunu yadsımak zorunda olduğunu belirtir. Akıl, oluşu, değişmeyi, hareketi, varolanın yok olmasını kavrayamaz. O yalnızca varolanın varolduğunu kavrar, varolmama diye bir şeyi düşünemez ve bunu yadsır. Böylece, “varolma” vardır, “varolmama” var değildir diyerek “varlık” üzerinde düşünür ve doğru düşünmenin yolunun da bu olduğunu belirtir. Parmenides’e göre duyular yanıltıcıdır, akıl ise doğruyu verir.

         Varolanın yapısına ilişkin bir başka düşünce de Sisam’lı PYTHAGORAS’tan gelir. Pythagoras, şeylerin ana ilkesinin Sayı olduğunu belirtir. Sayı, maddeye zıt, ondan ayrı duran ama onunla ilişkili olup, maddeyi sınırlandıran ve biçimlendiren bir ilke olarak düşünülmüştür. Pythagorasçı okulun, sayının ana ilke olduğu düşüncesine, matematiksel oranlardan oluşan uyum fikriyle varmış olabilecekleri belirtilmektedir.               

         Pythagoras ve Pythagorasçılar, ruh göçü öğretisini benimsemişler, bundan dolayı da “Arınma”yı hedef alan bir yaşama tarzı geliştirmişlerdir. Ayrıca, toplumsal sorunlara da ilgi göstermişlerdir.

         Sicilya’lı EMPEDOKLES (m.ö. 495-435, Arınmalar ve Doğa adlı eserleri var), o dönemin önemli ve etki yaratan başka bir filozofudur. Empedokles, Herakleitos ve parmenides arasında bir uzlaşma sağlamaya çalışır. Ona göre Parmenides haklıdır, çünkü saf oluş ve yok oluş durumunda hiçbir şey yoktur. Herakleitos da haklıdır, çünkü sürüp giden bir değişme içinde şeyler gerçekte vardır.

         Bu durumda, meydana gelme ve yok olma denen şey, değişmez ve sonsuz varlıkların karışımı ve ayrılmasıdır. Bu sonsuz varlıklar, “her şeyin kökleri olan ATEŞ, HAVA, SU, TOPRAK’tır. Bunların karışması ve ayrılması SEVGİ ve NEFRET ile olur.

         Aynı dönemde yaşayan Klazomenai’li (İzmir-Urla yakınında Güladası) ANAKSAGORAS, bu noktayla ilgili şu düşünceyi ileri sürmüştür: Görünüşte duyumladığımız “var olma” ve “yok olma”, bizim duyumlayamadığımız sonsuz sayıda TOHUMLAR’ın (spermata) birleşmesi ve dağılmasıdır. Değişmede (oluş ve yok oluşta) hareketi sağlayan ilke ise, biçimlendirici ve düzenleyici NOUS’tur.

         Böylece ATOMCU OKUL’un doğmakta olduğunu görüyoruz. Teos’lu (İzmir-Urla’nın güneyinde Sığacık) DEMOKRİTOS (m.ö.460-370), “varolan” kadar “varolmayan”ın da var olduğunu kabul ederek varolanın yapısını bu ikisinin birlikteliğinde açıklar. Burada “varolan”, yer kaplayan, dolu olandır, “varolmayan” ise boşluktur. Bu düşünceye dayanarak atomların boşlukta hareket ettiğini ve şeylerin yapısını oluşturduğunu söyler.

         Buraya kadar filozofların, esas olarak, “varolanı” anlama, varolanda görülen değişmeyi, hareketi açıklama, bu değişmede kalıcı olan, temel olan ilkeyi (arkhe’yi) belirleme çabasında oldukları görülmektedir. Bu noktadan sonra eski Yunanda filozofların ilgisinin yönü ve ele alınan konu tümüyle değişmeye başlar. 5.yüzyılın ortalarında SOFİSTLER, insanı ve toplumsal sorunları felsefenin konusu yaparlar.

         Sofistlere göre felsefe, doğayı bilmeye yönelik teoretik bir etkinlikte kalmayıp, yaşamsal sorunlara eğilen pratik bir etkinlik olmalıdır asıl. Ayrıca, duyu algılarımız bizi yanılttığından  doğaya, varolana yönelik bu bilme çabası da boşunadır. Bu yüzden filozofun asıl araştırma konusu, insan yaşamına ilişkin pratik sorunlardır. Böylece onlar, “iyi yurttaş”ın, “erdemli insan”ın nasıl yetiştirilebileceği gibi konular ele almışlardır.

         “İnsan her şeyin ölçüsüdür” sözüyle rölativist bir bilgi anlayışını benimseyen Protagoras’ı ve bilginin olanağını yadsıyan Gorgias’ı hepimiz bilmekteyiz.

         Eskiçağda filozof kimliğiyle ölümsüzleşen ve ününü hala koruyan büyük filozof SOKRATES (m.ö.470-400, Atina), tüm yaşamını, insanları kendi “iyi”lerini arama ve bulma konusunda bilinçlendirme işine adamıştır. Sokrates, insanları, bildiğini “sanma” ile “bilme” arasındaki fark konusunda sürekli aydınlatma çabasında olan eşsiz bir filozoftur. Ayrıca, sofistlerin rölativist bilgi anlayışlarına karşı çıkması ve insan için yanılmanın olmadığı bir bilmenin olanaklı olduğunu gösterme çabası bakımından da dikkate değerdir.

         Eskiçağda felsefi düşüncenin gelişimine  önemli katkısı olan Sokrates, çeşitli okulların oluşumunda etkili olmuştur. Bu Sokratesçi okullar şunlardır: 1) Megara Okulu, 2) Elis-Eretria Okulu, 3)Kynik Okul (kurucusu Antisthenes, 445-365), 4) Kyrene Okulu/ Hedonistik Okul (kurucusu Aristippos, 435-355).

PLATON (427-347)

           Platon, bilindiği gibi Sokrates’in en yetenekli öğrencisidir. Atina’nın en seçkin ailesinden gelmekte ve annesi tarafından Solon’un akrabası. Asıl adı Aristokles’tir. Akademia’nın kurucusudur.

         Platon, Sokrates’i tanımadan önce Herakleitos’un düşüncelerine yakındı ve şiir yazıyordu. Ancak, Sokrates’i tanıdıktan sonra felsefi yöneliminde önemli bir değişme olmuş, şiirlerini de yakmıştır. Bu değişim, temelde BİLGİ ve BİLME sorunuyla ilgili olup, Platon’un bu soruna ilgisi ve sorgulama biçimi, onun kendi yönüne olduğu kadar düşünce tarihinin yönüne de önemli bir etki yapmıştır. Bu etki onun “idealar öğretisi” denen düşüncesinden gelmektedir. Bu nokta önemlidir, çünkü Platon’un  “idea” kavramı, günümüzde de hala belirli bir anlama (yorum) doğrultusunda anlaşılabilmektedir.

         Sokrates’i tanıdıktan sonra Platon, toplumsal sorunlara ilgi duymuş, Sokrates’e verilen idam cezası onu derinden sarsmış ve bu etkiyle Atina demokrasisini sorgulama konusu yapmıştır. Bu sorgulamayla şu noktayı görmüştür: Hastalıklı bir devlete ancak köklü bir anayasa reformuyla yardım edilebileceği.

         Platon henüz sistematik düşünmeyi geliştirememiş olmakla birlikte, felsefenin ana problemlerine eğilebilmiş ve bu yönden felsefi düşüncenin gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur. Örneğin, eğitim (Politeia), dil (Kratylos), bilgi (Theaitetos, Politeia), erdem (Menon), dostluk (Lysis), evren/kosmos (Timaios), yönetim ve devlet işleri (Politeia, Yasalar) gibi konuları ele almış ve bunlarla ilgili sorunları çözmeye çalışmıştır. Ele aldığı konular çeşitlilik göstermekle birlikte, onun ana araştırma konusunun insan ve toplumsal sorunlar olduğunu söylemek mümkündür.

         Bu durumda ben, böyle sınırlı bir zamanda Platon’un ana çıkış noktasını da göz önüne alarak onun, bilgi sorunu üzerine düşündüklerinden giderek bir şeyler söyleyeceğim.

         Hepimizin bildiği gibi Sokrates, Platon ve Aristoteles’in açıkça karşı çıktıkları ve kıyasıya sorguladıkları bir düşünce akımı vardı. Sofistlik. Sırf teoretik bir felsefe etkinliği içinde olan “doğa filozofları”na karşı insanı ve toplumsal sorunları felsefenin konusu yapmakla düşünce tarihinde önemli bir rol oynayan sofistler, bilgi konusundaki relativist  anlayışlarıyla felsefenin kendisi için tehlikeli bir noktaya gelmişlerdi. İşte Platon’un filozof olarak kaygısı bu noktayla ilgilidir ve onun ana problemi,  “felsefi bilgi”nin, yani hem “bilim” hem de “bilgi” anlamını içeren “episteme”nin olanağı sorunudur.

         Platon, yukarıda değindiğim gibi esasen toplumsal ve insansal sorunlara eğilen bir filozof olarak yaşadığı dönemde yüzyüze kaldığı toplum sorunlarına çözüm bulmak için hocası Sokrates gibi, sofist düşüncenin getirdiği relativist bilgi anlayışının aşılması gerektiğini düşünüyordu. Çünkü o, dönemindeki toplumsal sorunlara ve giderek Atina demokrasisinin girdiği çıkmaza sağlıklı çözüm getirebilmenin ancak sağlam bir bilgi temeline dayanılarak mümkün olabileceğini düşünüyordu. Bu nedenle, sofistlerin “duyuların bizi yanılttığı” ve böylece kalıcı, doğru, güvenilir ve herkes için ortaklaşa bir bilginin asla otaya  konamayacağı savına karşı bir savaşıma girdi.

         İşte Platon’un “idealar öğretisi” ya da “idealar kuramı” denen bilgi görüşü böyle bir çabanın ürünüdür. Bu noktada Platon’un “idea” kavramı üzerinde durmak ve bu kavramın ilgili olduğu soruna biraz değinmek uygun olacaktır.

         Platon’da  “idea”, felsefi bilginin veya kavramsal bilginin, yani bilim ve bilgi olarak episteme’nin konusu/nesnesi olan şeyin adıdır. Öncelikli olarak bu belirlemeyi yaptıktan sonra Platon’un, temelde bu anlama gelen “idea” kavramına nasıl vardığı ya da bunu ne şekilde düşündüğü üzerinde durulabilir.

         Bilindiği gibi Sokrates, “iyi”nin ne olduğunu araştırmış, sofistlerin relativist anlayışı karşısında, “iyi”nin bilgisine varılabileceğini düşünmüş ve başkalarına da bu bilme olanağını göstermeye çalışmıştı. Gerçi bu bilgi bir iç bilgi, kişilerin kendi içinde kavrayabileceği bir bilgiydi ve dıştan aktarılarak elde edilmesi söz konusu değildi. Ama yine de kavranıldığı vakit, doğruluğundan emin olunabilecek, şüpheye yer vermeyen, sağlam bir bilgiydi.

         Platon da bu noktadan hareketle “iyi”yi tüm erdemlerin üzerinde, sanılardan bağımsız, belirli ve değişmeyen bir bilgi nesnesi olarak düşünmüş ve ona “ideaların ideası” demiştir. İşte Platon’u “idea” kavramına götüren düşünce ve adım budur. Böylece Platon’a göre bilginin/bilimin (epistemenin) konusu/nesnesi olan şeyler aynı yapıda ve özellikte olan şeylerdir, yani bunlar belirli, gerçek ve değişmez yapıda şeylerdir ve ancak bu özellikte olan bir şey bilme konusu olabilir. Aksi durumda, yani değişen, başkalaşan yapıdaki şeyler (duyumlananlar) episteme anlamında bilmenin bilimin konusu olamazlar. Bu saptamayla Platon, hem Herakleitos’un, varlığı, “var olma” ve “yok olma” içinde sonsuz bir değişme ve akış diye gören ve dolayısıyla epistemeye (bilime ve bilgiye) olanak tanımayan görüşüne karşı, kavramsal bilginin/bilimin (epistemenin) olanağını hem de sofistlere karşı “doğru”  bilginin olanağını yakalar. Böylece o, kendi zamanına kadar gelen felsefi soruşturmaların sonucunda varılmış bulunan, “duyu algılarının yanıltıcı olduğu ve onlara dayanılarak bilim yapılamayacağı” anlayışı karşısında, bilimin/bilginin (epistemenin) olanağı için başka türden bir “varolma”nın (düşünülür türden şeylerin) varolması gerektiğini düşünmüştür. Her ne kadar bu sorunu, açık bir düşünmeyle sistematik olarak irdeleyememişse de Platon bu girişimiyle kavramsal bilginin yolunu açmış ve bilimin olanağını hazırlamıştır. Bu bakımdan Platon’un “idea” kavramını bir öğretiyle ya da tamamlanmış ve ileri sürülmüş bir bilgi görüşüyle ilgili olarak görmekten çok, bilgi sorunun bu yönüyle ilgisinde ele almak daha doğru olacaktır.

         Öyleyse Platon’un idea kavramının, “ bir şeyin ait olduğu ‘tür’e giren diğer şeylerdeki ortak olana” ilişkin olduğunu belirtmek mümkündür. Nitekim, kendisi Politeia’da (596 a), “idea” terimine ilişkin şu belirlemeyi yapmaktadır: “Aynı  adı verdiğimiz çok çeşitli nesnelerin meydana getirdiği her küme için hep bir tek örnek biçim veya idea kabuledegeldik”.

         Matematikte bu biçim (form/idea) örnekleri daha açık görülebilir. Örneğin karenin çok çeşitli örnekleri olmakla birlikte, bir kare biçimi (formu/ideası) vardır. Tek tek kare şekilleri, kare biçiminden (formundan/ideasından) pay aldığı ölçüde vardır. Bu durumda Platon’da idealar, kendi kendine var olan, kalıcı ve değişmeyen ve yalnızca düşünmeyle kavranabilen yapıda, bilim ve bilgi anlamında epistemenin konusu olan varlıklardır. Ancak, onların varlıkları varlıksal bakımdan değil, bilgisel bakımdan söz konusudur. Ne var ki Platon’un  saf ve bağımsız var olma niteliğiyle düşündüğü bu “idealar”ı, tanrısal bir yerde bulunuyorlar diye tasarlamış olması ve zaman zaman “ruh göçü” öğretisiyle birlikte mitoslara bağlı açıklamalara girmesi; bazen de benzetim yoluyla anlatıma başvurması onun “idea” kavramını belirleme konusunda güçlük yaratmaktadır. Bu bakımdan onun mağara benzetmesini, varlığa ilişkin değil de bilgiye ilişkin bir sorunun aydınlatılması bağlamında ve felsefi bilginin/bilimin (epistemenin) olanağının koşullarını belirlemeye yönelik olarak ele almak gerektiğini belirtmekte yarar vardır.

         Böylece Platon, bilgi sorunuyla ilgili yaptığı araştırmada şu noktaya varır: Genel olarak, duyumlananlara ilişkin olarak “sanı” (doksa) ortaya koyarız, düşünülenlere (“idealar”a) ilişkin olarak bilgi/bilim (episteme) sahibi oluruz. Böylece Platon’da genel olarak iki tür bilgi söz konusudur ama asıl olan bilgi, felsefi bilgidir (epistemedir) ve onun tüm çabası da bu bilgiyi/bilimi ortaya çıkarmaktır. Demek ki Platon’da “idea”, herhangi bir başka bir dünyaya ilişkin “varolma”yı değil, bir bilme çeşidini konusu olarak “varolma”yı ifade etmektedir.  “İdea”nın bilgisini ortaya koyan kişi filozoftur. Bu bilginin ortaya konması “diyalektik”le olur. Diyalektik, bu bilgiyi üretebilme becerisini kazanmak için yürünen yolu – filozofun (ustanın) ve filozof adayı (ustalaşan) kişinin birlikte yürüdüğü yolu-,  bu birlikte yürüyüşün kendisini ve bu yürüyüşte edinilen bilme çeşidini anlatan eğitme/eğitilme sürecinin adıdır. Birbirine sevgiyle/dostlukla bağlanan iki kişinin birlikte yürüdüğü bu yolda, usta (filozof), ustalaşan kişiye (filozof adayına), bu kişi, mağaradan çıkıp güneşe bakabilecek duruma gelene kadar eşlik eder ve bu noktada diyalektik yürüyüş tamamlanmış olur.(Şema 2).

         Görüldüğü gibi Platon, felsefe yapabilmenin ana koşullarından biri olan bilgi konusuna eğilmiş ancak, o dönemdeki felsefi düşüncenin durumuna, mevcut bilgi birikimine ve tartışma ortamına bağlı olarak belirlediği çıkış noktası bakımından yaptığı soruşturmalarda konunun ontolojik yönü bakımından ister istemez çıkmaza girmiştir. Bu çıkmazı, son döneminde Parmenides’te ele almış olması; “etik” ve matematik konularda daha sorunsuz düşünebildiği “idea” kavramının duyusal varlıklarla ilgisini kurmada karşılaştığı güçlüğü tartışması onun filozof kimliğinin göstergesi olarak belirtilebilir.

  ARİSTOTELES (m.ö. 384-322, Selanik yakınlarında Stageiros’ta doğmuş, 20 yıl Akademia’da kaldıktan sonra Assos’a gitmiştir).

            Eskiçağda felsefenin klasik dönemindeki en önemli filozoftur. Hatta bu dönemin oluşturucusudur bir bakıma. Dönemindeki bilgi birikimini dizgeleştirerek felsefi ürünlerin kalıcı olmasını sağlayan büyük bir filozoftur. Eskiçağda felsefe Aristoteles’le en olgun halini almıştır. Aristoteles gibi çok kapsamlı çalışmaları olan ve uzmanca çalışmışlık gerektiren kimi konuları içeren böyle bir filozofu bu sınırlı çerçevede işlemek  kolay olmuyor. Bu durumda ben, ilkin Aristoteles’in çalışmalarına ilişkin bazı genel belirlemelerde bulunacağım. Daha sonra da onun Platon’a yönelik eleştirisinden hareketle “idea” sorununu da çözmeye çalışan bir bilgi dalını (prote philosophia/ İlk Felsefe) oluşturma/kurma girişiminden söz edeceğim. Bu girişimine bağlı olarak “töz” (ousia) kavramına değineceğim ve bu bakımdan “idea” sorununa nasıl bir çözüm getirdiğini belirlemeye çalışacağım.

         Aristoteles yaptığı geniş çaplı çalışmalarında, bilgi dallarını düzene koymuş, her birinin konusunu kendi çerçevesine oturtmuş, felsefenin ve bilimlerin ilişkilerini ve ayrımlarını belirlemiştir. Bu belirlemeye göre bilimleri, Teoretik, Pratik ve Poietik Bilimler olarak üç grupta toplar. Teoretik Bilimler, Fizik, Matematik ve İlk Felsefe olarak üç tanedir. Pratik Bilimler ise Etik ve Siyaset Bilimidir. Poietik Bilim ise var etme etkinliği ile ilgilidir. Yararlı ve güzel şeyler meydana getirme işidir. Örneğin sanat böyledir.

         Biyoloji, Fizik, Astronomi, Tıp, Psikoloji konularına da eğilen Aristoteles, bizim yanılmamızdaki etkenin asla duyular olmadığını, “yanılma”nın, duyulardan aldıklarımızın yanlış bağlanmasından ve birleştirilmesinden kaynaklandığını düşünerek doğru düşünebilmenin aracını (Organon) oluşturmuş ve Mantık konularını düzene koymuştur.

         Ona göre bilginin oluşumunda ilk çıkış noktası “duyular”dır. Metafizik’in hemen girişinde şöyle der: “Hayvanlar, doğaları gereği, duyum yetisine sahiptirler. Ancak bu yeti bazılarında belleği meydana getirdiği halde diğerlerinde meydana getirmez. Bundan dolayı da birinciler, bellek yeteneğine sahip olmayan sonunculardan daha zeki ve öğrenmeye daha yeteneklidirler. Arılar ve benzeri türden bütün diğer hayvanlar gibi sesleri işitme yetisine sahip olmayan varlıklar, öğrenme yeteneğine sahip olmaksızın zekidirler. Belleğin yanında işitme yetisine sahip olan hayvanlar ise öğrenme yeteneğine de sahiptirler”(980 b). Aristoteles, hayvanlarda duyuma ve öğrenme yetisine değinirken, bilginin önkoşuluna ilişkin bir belirleme yapmak ister. Ancak, bu kadarı, bilginin oluşması için yeterli olmaz. Çünkü “insanın dışındaki hayvanlar sadece imgeler ve anılara sahip olarak yaşarlar. Onların deneysel bilgiden çok az bir pay almalarına karşılık insan cinsi sanat ve akıl yürütmeye kadar yükselir"(980 b25). Bu durumda bilginin oluşumu için şu belirlemeyi yapabiliriz: Tikel varlıklardan (duyumlananlardan) kavramların soyutlanması, buradan bellek ve bellekten de “deney”in oluşması. Deney aracılığıyla da “bilim” ve “sanat”a ulaşılır. Aristoteles’in bilgiye ilişkin bu çıkış noktası onun töz kavramıyla da örtüşmektedir. Çünkü o, tözü temelde tikel varlık olarak düşünmektedir.

         Ancak, bu şekilde ulaşılan “deney”, bilgide en temel şey olmakla birlikte bilim, kavramsal bilgi ve bilgelik için yeterli değildir. Dolayısıyla bilme düzeyleri arasında, deney, sanat ve bilgelik olarak fark vardır; “deney sahibi insanın basit olarak herhangi bir duyu algısına sahip olan insandan, sanatkarın deney sahibi insandan, ustanın işçiden daha bilge olduğu düşünülür ve teorik türden bilginin pratik türden bilgiden daha fazla bilgelik olduğu kabul edilir”(982 b30). Buradan hareketle Aristoteles, bilgeliğin belli bazı ilke ve nedenlere ilişkin bilgi olduğunu belirtir.

         Bu belirlemeleri göz önüne alarak, bilimin, genel olandan tekil olanın bilgisine varmak, özel görünüşlerin, ilkeler ve nedenlerden mantıksal olarak çıktığını kavramak olduğu söylenebilir. Bu nedenle Aristoteles, mantığın konusu olarak, çıkarım, kavram, önerme, tümdengelim, tümevarım üzerinde durmuş, bilimsel bilginin koşullarını incelemiştir.

         Bilme etkinliğini, duyu algısından başlatarak bilimin koşullarını araştıran Aristoteles, varolanı duyumlanan dünyadan bağını hiç koparmadan araştırmaya dikkat eder. Öte yandan “ilk ilkeleri ve nedenleri” araştıran bir bilimin olması gerektiğini düşünür. Bu bilim, İlk Felsefedir ve konusu, “varlık olmak bakımından varlık” ve “ona özü gereği ait olan ana niteliklerdir”(Metafizik,1003 a20).

         Aristoteles, adına İlk Felsefe dediği bu bilgi dalına önem verir ve onu kurmaya çalışır. Çünkü ona göre, “her şey ancak ilk nedeni bilindiğinde bilinir diye düşünüldüğünden”, ilk nedenlerin biliminin kazanılması gereklidir(983a25). Nedenler ise dört anlamda kullanılır: 1)“Töz”(ousia), 2)“madde” (hyle) veya “dayanak” (hypokeimenon), 3)“hareket” (değişmenin ondan ileri geldiği şey) 4) “iyi olan” (her türlü oluş ve değişmenin ereği) “ereksel neden”.

         Burada “töz”den (ousia’dan) iki bakımdan söz edildiğini belirtmek gerekir: 1)Varlık anlamında, 2) nitelik anlamında, yani bir şeyin ne olduğu anlamında. İlk Felsefe bu nedenlerden töz ve maddeyi ele alır. Öteki iki neden, yani hareket ve ereksel neden Fizik’in konusudur(983b1).

         Demek ki Aristoteles’te Metafizik’in konusu “töz”(ousia) ve “madde”dir (hyle veya hypekeimenon). Öte yandan İlk Felsefe “varlık olmak bakımından varlığı ve ona özü gereği ait olan ana nitelikleri inceleyen bilim” olduğuna göre bu bilim “varlığın ne olduğunu” soran bilimdir. Varlığın ne olduğu sorusu ise aslında “töz”ün (ousia’nın) ne olduğu sorusudur. Öyleyse bu bilimin inceleme konusu “töz”dür(ousia’dır)                

         Aristoteles “töz”ün kullanıldığı anlamlara bakarak dört anlam belirler:

1)     Toprak, ateş, su ve bütün benzeri şeyler gibi basit cisimler, bunlardan meydana gelen canlılar, ayrıca tanrısal varlıklar, bu cisimlerin parçaları

2)     Bir özneye yüklenemeyen şeylerde bulunarak varolma nedenini oluşturan şey, örneğin canlılardaki ruh

3)     Böyle şeylerde parça olarak bulunup onları belirleyen şeyler. Bunlar ortadan kalkınca bütün de ortadan kalkar. Örneğin yüzey ortadan kalkınca cisim kalmaz, doğru, ortadan kalkınca düzlem kalmaz.

4)     Bir şeyi o şey yapan şey, o şeyin tözüdür. Bu, dile getirildiğinde tanımdır.

         Bu dört  anlamından hareketle Aristoteles, “töz”ün (ousia) iki temel anlamını belirler: 1) Töz, en son dayanaktır, en son taşıyıcıdır, başka hiçbir şeyin yüklemi haline getirilemeyendir, 2) Belirli bir şey söz konusu olduğunda “töz” (ousia), (maddeden) ayrılabilen şeydir, yani her tek varlığın biçimidir(eidos). Bu durumda yukarıdaki dört anlamdan ilki, varlık anlamında töz (ousia), diğer üçü ise bir şeyin o şey olmasında vazgeçilmez olan anlamında töz (ousia) olduğu görülüyor. Burada da “töz”ün iki temel anlamda (varlık ve nitelik) belirlendiğini görmekteyiz.

         Öyleyse Aristoteles’te “töz”ün (ousia’nın) başlıca iki anlamı vardır ve Metafizik’te varlığı hem varolma bakımından, yani varolanın yapısının ne olduğu hem de bilinme bakımından, yani bir şey olmanın ne olduğu sorularıyla ilgisinde inceler. Bu durumda Aristoteles’e   varolanlar şunlardır: 1)Madde (hyle), 2) biçimler, türler, nelikler (eidos), 3) bütünler, cisimsel tekler (synolon). Bunların varolma tarzları şöyledir: 1) Olanak (dynamei), 2) amacını kendinde taşıyarak (entelegkheia), 3) etkin halde (energeia). Varlığın bu incelenmesine göre bir varolan nelik bakımından ya bir cisimsel tektir (synolon) ve duyulara verilir; ya bir biçimdir, türdür, neliktir (eidos), ayrılabilir/düşünülebilir olan şeydir; ya da genel kavramdır (katholu) veya “cins”tir (genos), yalnızca tanımlanabilir.

         Varlığın incelenmesiyle ilgili bu belirlemeleri yaptıktan sonra Aristoteles’in varolanları, “duyulara verilenler” (aisthetai ousia ve “düşünülür olanlar” (noetai ousia) olarak ayrımlaştırdığını, bunlardan ilkinin maddeleri olup hareketli olduklarını ve fiziğin konusu olduklarını; öteki varlıkların maddesiz ve hareketsiz olduklarını, ilk felsefe ve matematiğin konusuna girdiklerini belirtir. Aristoteles’in varolanlara (ousialara) ilişkin yaptığı başka bir önemli ayırım da şudur: Birincil olanlar ve ikincil olanlar. İşte bu ayırım Aristoteles’in “töz”(ousia) kavramının niteliğini görme ve onun, varlığı başlı başına inceleme konusu yapmasında problem edindiği şeyi belirleme, aynı zamanda da varlık görüşünün yönünü görme bakımından önemlidir. Çünkü Aristoteles’e göre en temel anlamındaki varlık, birincil “tözler”dir (ousia) ve bunlar cisimsel teklerdir (synolon), hiçbir zaman yüklem olmayan, hep özne olan varlıklardır. Demek ki Aristoteles’e göre “töz”, ilkin ve temelde bireysel olandır, teklerdir. Bunlar da varlıkta ilk nedenlerden olan madde ve biçimin birlikteliğinden oluşur. Öyleyse Aristoteles’e göre varolanın varolan olarak  yapısı madde ve biçimden meydana gelir.

         İkincil varlıkların/tözlerin (ousiaların), maddesi yoktur, gerçek değildir. Bunların dışında kalanlar ise örneğin kavramlar ya da ilkeler, töz değildir.          

         Böylece Aristoteles, bilgi problemi ile varlık problemini birlikte ele alabilmiş, bilginin oluşumunda temele aldığı duyumun önceliği düşüncesine uygun şekilde töz anlamında varlığın da ilkin duyumlanan şey olduğunu belirleyerek, tekil olanın genelin altında bilinebilmesinin koşullarını araştırmıştır. Platon’dan farklı olarak tikel varlıklar varlık/töz (gerçek)olmak bakımından birincildirler, ama tekil olan dile getirilemeyeceğinden bir öznenin yüklemleri olma özelliği gösteren ikincil tözler bilinme bakımından söz konusudurlar. Demek ki Aristoteles duyumların yanıltıcı olduğu düşüncesini kabul etmeyerek varolanın varolma ve bilinme bakımından ilgisini kurma ve felsefi bilgi ortaya koyabilmenin temeli olan varlık ve bilgi bütünlüğünü oluşturma yoluna gitmiştir. Bu durumda Platon’un yapamadığı şey olarak Aristoteles’in yaptığı şeyi şöyle dile getirmek mümkündür: Aristoteles bilinçli olarak ontoloji yapmakla yani varolanı yine varolandan giderek ama varolandaki nedenleri ve ilkeleri, bilmek amacıyla varolana eğilmekle ve varlığın bilgisini edinmekle, Platon’un varıp dayandığı ontoloji problemini aydınlatıcı yönde yol alabilmiştir.  Dolayısıyla Aristoteles’in asıl önemi, onun “ideaları”, şeylerin içinde bulunuyor olarak göstermiş olmasından çok, varlığın/varolanın etraflı bir araştırmasını yaparak onda olan ilkelere ve nedenlere ilişkin bilgi edinebilmesinde ve onu kendinde olan ilkelerle anlamaya çalışmasında, yani onun yapısına ilişkin bilgi ortaya koymasındadır. Bu aynı zamanda Aristoteles’in, felsefe tarihinde kendine özgü yaklaşımının – ontolojik yaklaşımının- ifadesidir.

        Aristoteles etik ve siyaset problemlerine de eğilmiş, bu konuda önemli düşünceler ortaya koymuş bir filozoftur. Erdemin ne olduğunu soruşturmuş ve erdemleri incelemiştir. Yönetim sorunlarına eğilmiş, yönetim biçimlerini incelemiş, bozulmuş biçimleriyle üç yönetim şekli belirlemiştir. Tiranlık, monarşinin bozulmuş hali, oligarşi aristokrasinin bozulmuş hali demokrasi de çoğunluğun egemenliğinin bozulmuş halidir. Ona göre, yönetimin niteliğini belirleyen şey, başta bulunanların sayısı değildir. Yönetimin niteliği erdemle ilgilidir. Ayrıca Aristoteles’in, eğitimin devletleştirilmesi düşüncesini benimsemiş olması önemlidir. Devletin, gelecek kuşakların iyi yetiştirilmesi işini üstlenmesi gerektiğini düşünmüştür. O, aynı zamanda eğitimin önemini gören bir filozoftur.

  HELLENİSTİK  DÖNEM

            Aristoteles’in ölümünden sonra Eskiçağda klasik dönem sona erer. İskender’in Asya seferlerine başlamasıyla Hellenizm olayı ortaya çıkmıştır. Bu sosyal hareket kültür ortamını da etkilemiş, Yunan kültürü çevreye yayılmaya başlamıştır. Böylece m.ö. 322’den sonra eski Yunanda özgün felsefe üretilmekten çok mevcut olanların çevreye yayılması yönünde bir gidiş görüyoruz. Bu yayılma hareketiyle Yunan kültürü, Akdeniz çevresinde başlamış ve Roma’ya kadar ulaşarak tüm bölge halklarının beslendiği bilgi kaynağı olmuştur. Böylece, önce Makedonya sonra da Roma karşısında siyasi bağımsızlıklarını yitirmiş olan Yunanlılar kültür bakımından onların hocalığını yapmıştır.

         Ancak, bu durum felsefe için teoretik/düşünsel anlamda bir duraklama ve giderek gerilemedir. Akdeniz halklarının Hellenizm etkisinde kalması sürecinde felsefe daha çok pratik bir etkinlik niteliğine büründü. Sonuçta Hellenizm- Roma döneminde felsefe daha çok pratik sorunlara yöneldi. Tek tek bilgi dalları doğdu ve gelişti. Örneğin matematik, doğa bilimleri filoloji, tarih gibi. Pratik sorunları merkeze alan bu yayılma sürecinde Akdeniz çevresinde, zengin kitaplıkları ve müzeleri olan bilim merkezleri kuruldu. Başlıca şunlardır: Rodos, Bergama, İskenderiye, Tarsus, Roma, Antakya, İstanbul.

         Bunlardan İskenderiye, dönemin siyasi ve sosyal koşullarına bağlı olarak gereksinim duyulan din arayışında felsefe-din etkileşimini sağlamış olması bakımından ayrı bir önem taşır. (Philon, İskenderiye’li dindar bir aileden ve Plotinos İskenderiye’de yetişmiş). Bu dönemde Bayan Hypatia adında bir fizik bilgininin, istiridye kabuklarıyla derisi yüzülerek öldürüldüğüne de dikkat etmek gerekir.

         Hellenistik dönemin belli başlı felsefe anlayışları şunlardır:

1)         Şüphecilik (Pyrrhon, 365-275 ve Timon, 320-230): Nesnelerin bilinemeyeceğini, onlar hakkında yargı vermemenin en doğru tavır olduğunu savunurlar.

2)         Epikuros (341-270): İnsanların, temelsiz inançları yüzünden mutsuz olduklarını, doğru bilgi ve bilgeliğin bundan kurtulmayı sağlayacağını belirtir. Atomcu görüşü benimser.

3)         Stoa Okulu: Kıbrıslı Zenon (336-264): Herakleitos’un varlık görüşünü benimser, doğaya uygun yaşamın doğru erdemli ve mutlu yaşam olduğunu belirtir. Kynik yaşam tarzını benimser.

  ROMA  DÜŞÜNÜRLERİ

 

1)     Lucretius Carus (95-55): Nesnelerin Yapısı adlı eseri var. Epikuros’u izlemiştir.

2)     Marcus Tullius Cicero (106-43): Devlet adamıdır, valilik yapmıştır. Şüpheci geleneğe bağlı kalmıştır. Yunan düşüncesinin Latin diline aktarılmasını başarılı bir şekilde yapmıştır. Sosyal politik sorunlar üzerinde durmuştur. Felsefeyi yaşamın güçlükleri karşısında bir yol gösterici olarak görmüştür. Erdemin önemine işaret eder vurgular. Hukuk alanında çalışmaları var. (Yasalar Üzerine). Doğal hukuku vurgulamıştır. Latin dilinin ustalarındandır. Ne yazık ki sonunda sakıncalı görülüp yasa dışı ilan edilmiş ve öldürülmüştür.

3)     Seneca (m.ö. 3- m.s.65): Filozof, sanatçı, devlet adamı. Neron’u yetiştirmiştir. Roma aristokrasisinin soysuzlaşmasına tanık olmuştur.

4)     Epiktetos 850-130): Azatlı bir köledir. Stoa’ya bağlıdır. Sert ve disiplinli biri.

5)     Marcus Auerlius Antoninus (121-180): Kendime Bakışlar adlı eseri var. İmparatordur. Kişinin kendisini sorgulamasının gereği üzerinde durmuştur.

 

         Roma düşüncesi genel olarak daha çok Stoa öğretisini kendine yakın bulmuştur. Bu öğreti onların disiplinli yaşama tarzlarına daha uygun gelmiştir. Öte yandan felsefi düşüncenin devlet işlerindeki etkisi görülmekte. Ancak, din alanında da yeni arayışların başgöstermesi ve tek tanrılı din anlayışına eğilimin artması bu dönemin önemli olaylarındandır. İşte bu yönelim doğrultusunda Tevrat ile Yunan düşüncesi (Platon) arasında ilgiler kurulmaya başlanmasıyla artık düşünce tarihinde bir devir sona ermeye ve bambaşka bir döneme girilmeye başlanmıştır. İskenderiye’li Yahudi PHILON (m.ö.25- m.s.50), Platon’un idealarını, Tanrısal Akılın (Logos’un) düşünceleri olarak yorumlamış ve Platon’u Musa’nın bir öğrencisi diye görmüştür. Ona göre Yunan düşüncesi, Tevrat’la benzerlik içindedir ve Yunan filozofları Tevrat’tan beslenirler.

         Bu ortamda yetişen PLOTINOS (203-270), Yeni-Platonculuğu temsil eder ve çağlar boyu etkisi sürecek olan bir Platon yorumuyla Eskiçağ düşüncesini adeta tersine çevirir. Varolanın yapısını bambaşka bir niteliğe büründürür: Bir, Nous, Ruh ve Doğa. Bu sıralamalı yapıda madde, varolmayandır.

         Bu noktada şunu söylemek mümkündür. Aristoteles’in ölümüyle birlikte felsefenin theoretik yönünü yitirmesi başka etkenlerle birlikte, bu alanın başka şekilde doldurulmasına yol açmıştır.

         Bir dönem olarak Eskiçağ için şu söylenebilir. Eskiçağ kendi içinde tamamlanmış, bütünlüğü olan bir dönemdi ve bu yüzden o bir uygarlık dönemiydi.

(Bu seminer Özel Maltepe Ün.nin Temmuz 2001'de düzenlediği "Felsefe Öğretmenleri İçin Felsefe" adlı seminer programında sunulmuştur.)

KAYNAKÇA

ARİSTOTELES,                Metaphysics, The Basic Work of Aristotle, ed. Richard          

                                            McKeon, Random House, 1941.

                                             Metafizik, çev. Ahmet Aslan, Ege Üniversitesi yayınları,

                                             İzmir.

GÖKBERK, Macit,             Felsefe Tarihi, Remzi Kitapevi, 1990.

KUÇURADİ, İoanna,          “Aristoteles’in Ousia’sı ve Substans Kavramı”, Çağın

                                            Olayları Arasında, Şiir Tiyatro Yayınları, 1980.

KRANZ, Walter,                 Antik Felsefe,Sosyal Yayınları, 1994.

PLATON                             Devlet

                                             Diyaloglar