VESVESE ŞAHI  I 

HASAN DEMİRBÜKER

            Onyedinci ve onsekizinci yüzyıllar, hem Kıta Avrupası’nda hem de Britanya’da vesveseciliğin önlenemez doğuşuna tanıklık etti. O zamandan bu yana neredeyse tüm insanî kültürel etkinlikler marazi bir hal olarak vesveseciliğin –şüpheciliğin değil- etkisi altına girdi. Bu kültürel etkinlikler ve entelektüel etkinliklerin en üstünde duran felsefe bize, en iyi bir şekilde, sözkonusu yüzyıllardaki vesveseciliği betimler.

            Onyedinci ve onsekizinci yüzyıllardaki felsefî etkinliğe hem teorik hem pratik kaygılarla bakıldığında kendini gösteren temel karakteristik vesveseciliktir. Felsefenin bu evrelerde bu temel karakteristiğine göre aldığı adlar vardır. Bu evrelerde felsefe bilgi problemi alanında önce rasyonalizm ve daha sonra empirisizm ve ona bağlı olarak skeptisizm akımlarının hükmü altına girer. Öte yandan politika ve ethik alanda ise felsefenin liberal tezlerle kuşatıldığını görürüz. Dolayısıyla söz konusu evrelerde Kıta Avrupası Rasyonalizminin özellikle Descartes’in, Britanya’da ortaya çıkan empirisizm ve skeptisizmin ve tüm Avrupa’da felsefenin pratik alanını belirlemeye başlayan liberalizmin kökeni vesveseciliktir, denebilir.

            Rebî yukarıdaki satırların yazılı olduğu elindeki bir iki kağıt parçasını  itinalı bir şekilde aldığı yere, dedesinden kalan tek elle tutulur mirasa, La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade adlı bir şiir kitabının sayfalarının arasına bıraktı. Dedesi ona Hüdhüd kuşu derdi, “haydi konuş bakalım, bu idea’lara ne diyeceksin, haydi öt Hüdhüd kuşu”.

            İngiltere’den İstanbul’a Cumhuriyet’in ilanını takip eden ilk yıllar içerisinde göç etmişti Nebî bey. İngiliz asıllıydı. Yoksa İskoçyalı mıydı? Yok yok İskoçyalı da değil bu, belki de İrlandalıydı. Nenesi Rebî’ye “bu adam da Fransız kanı var gibi” demişti bir kez. Nebî bey bir Fransız da olabilir. Değil mi ki Fransız dilini İngiliz dili kadar ustalıkla kullanıyordu, evet evet Nebî dede bir Fransız olabilirdi. “Hatta” demişti bir keresinde Rebî, “nehirkenarındaki La Fleche’de bile doğmuş olabilir?” Ne var ki Nebî dedenin doğuştan Türk ve Müslüman olmadığından habersiz biri onun ne Türklüğünden ne de Müslümanlığından şüphe ederdi. Hani bu kanaati de dedeyi yakından tanıdıkları için değil onun buralarda doğmuş olmadığını bilmedikleri için verirlerdi olsa olsa. Bırakın dedeyi yakından tanımak ona yakından bakmak bile mümkün olmamıştı ki. İstanbul evlerinde “bodrum katı” denen ben diyeyim mağara siz deyin mahzen türünden bir karanlık küçük odada geçirmişti uzun günlerini ve geniş yıllarını Nebî dede. Onun o karanlık odasına bir Belkis nenenin bir de biricik torunu Rebî’nin girmesine izin veriyordu. Nebî dede, torun Rebî’nin dediğine göre adının nüfus kağıdına yanlış yazıldığını sanıyordu. “Sanıyordu” çünkü o hiçbir şeyden kesinlik derecesinde emin olamıyordu. Fakat dede, adından, bildiği öteki şeylere nispeten biraz daha emin gibiydi. O aslında kendisine Nâbî denmesinden hoşlanıyordu. Ona kalırsa asıl adı buydu. Bu adın aynı zamanda kendi düşüncelerini daha iyi aksettirdiğini söylüyordu. Ve üstelik bu ad söylenirken onun iki hecesinden her birinin vurgu yapılarak telaffuz edilmesinin daha da aslına uygun bir ses vereceğini iddia ediyordu. Sık sık “yoksa iddia etmiyor muydu” der Rebî. Kanaatimce iddia ediyor olmalıydı. Evet her şeyden huy kaptığı ayyuka çıkmış temel bir karakterdi Nebî dede ama adının Nâ-Bî şeklinde seslendirilmesi yokluğun ardı ardına iki kez dile getirilmesi demekti. Onun mütemadiyen “yok yok” dediğine herkes şahitti. Onu bir türlü göremeyen ve onunla hiçbir zaman konuşamayan herkes.

            “Bu adamın” der Rebî, “doğduğu kenti bilmek için neler yapmadım ki, o ortadan kaldırmadan önce bütün mektuplarını okudum. Benim için giz olan bu meseleyi araştırdıkça, giz bırak kendini bana açmayı daha da sırlara kapandı.”

            Hem Bristol’den hem Kilkenny ve Ninewells’dan, buralarda oturan kardeşlerinden gelen mektuplarda anlaşılması pek de kolay olmayan mevzular aynı meseleyi ele alsa da mektuptaki isimler aynı değildi. Hem “aynı” ne demekti ki? Hiçbir şey kendinle bile aynı olamazdı. “Biz aynaya değil oraya refle yapan ışığa bakıyoruz” derdi rahmetli. Onun için her şey ses, koku, renk ve tad’dan ibaretti. “Tüm bu duyusal şeyler, nesnelerde değil bizim duyularımızdadır” derdi. Sonra da Belkis neneye göz kırpıp şöyle derdi Rebî’ye: “haydi konuş bakalım, bu idea’lara ne diyeceksin, haydi öt Hüdhüd kuşu”.

            Neler neler dememişti ki zavallı Rebî. Neler neler, tümü de nafileliler, biçarelikler olan neler neler. Bütün yanıtlar Nâ-Bî dedenin keskin zihnine çarpıp anlamsız atomlara dönüşüyorlardı. Baştan oldukça anlamlı gibi görünen cümleler, kendilerini meydana getiren kelimelerin tek tek ele alınmasıyla birlikte anlamsız atomlar oluyorlardı. Öyle bir zihne sahipti ki dede, tavşanı gözünün önünde şapkaya kor ve sonra da tavşanı oradan çıkartarak seni şaşırtabilirdi. Nasıl? diye sormuştum. Rebî: “hafızayı yok ederek” demişti. Herşeyi ama istisnasız her bir şeyi yoklar ve sonra onlar birer birer ortadan kalkar. Yani onun yokladığı şeyler yok olurlar. İşte bunu anlamak benim ve kadim dostum Rebî’nin çok zamanına mal oldu. Bizi ne bu bahar havaları ne şu kuş sesleri ne muhallebicide eteği hafiften sıyrılmış komşu kızları mahvetti. Beni ve Rebî’yi Nâ-Bî dededen bize kalan şu sözlerin anlamını keşfetmek cezbetti: cogito ergo sum, ex nihilo nihil fit, esse est percipi.

            Belkis nene kocası Nebî dedenin ölümünden sonra sanırsınız dilini yuttu. Sustu. Hatta kocasının ruhundan taşmış bir parça olarak kabul ettiği çok sevgili torunu Rebî dahi dilini çözemedi nenenin. Hadi nenenin susmasına kabul ne var ki dedenin hatıraları her geçen gün daha da solmakta, sözlerinden hafızamıza ekilenler giderek silik bir kopya halini almaktaydı. “Ne sakıncası var?” diyen olursa peşinen ifade edeyim ki, biz Nâ-Bî dedenin fikirlerini anlamak istiyorduk, kendimizinkileri keşfetmeyi değil. Dedenin solgun kopyalar halindeki, onun tabiriyle söylersek, “idealar”ını canlandırmak daha da güçlendirip göz önüne getirmek için ne kadar çabalarsak ortaya çıkan onunkiler değil bizim düşüncelerimiz oluyordu. Bu uğurdaki çabalarımız meşakkat dedikleri şey olsa gerekti, bütün gayretlerimiz bir ıstıraba varıyordu.

            Biz yani ben ve Rebî yeni düşünceler keşfetmeyi değil, orijinal şeyler bulmayı değil, sevgili dedemizin fikirlerini yaşatmak, soldurmamak istiyorduk. Fakat gelin görün ki, bu arzu gayretimizle doğru oranda bir trajedi halini alıyordu. Hem ben hem Rebî bu amaçla hatırlamaya çalıştıkça “biz” demeyi bırakıp “ben” demeye başlamıştık. Ah idea! Nasıl da sırlı bir kelimeymiş ki onun asıl manasını bulunca kendi halimizi daha iyi anlar olduk.

            Bir dolunay vaktiydi. O gece Rebî evlerinin bahçesindeki zeytin ağacının altında uyuduğundan olacak rüyasına Belkis nene girmişti. Daha da önemlisi Rebî ile konuşmuştu: “bak gönlümün canı, haydi uyan aç gözlerini de bak, şu kafanı karıştıran, sevgili dedenin sevgili kelimesine bak, hem bu yandan bak hem şu yandan bak.” Baktık  gördük (mü). İdea öyle bir kelimeydi ki, inananlar için biz demekti, vesveseciler için ben demekti. Bu kadarla da kalmıyordu ki, bütün bir alem bu kelimenin içine sığabiliyordu. Elmalar, vişneler, çiçek kokuları, bağlar, bahçeler, atlar, tek boynuzlu atlar. Söylemesi güç ama –ki biz bulunca herkesten gizlemiştik- Tanrı bile bir idea’ydı. Bu gerçeği keşfettiğinde Rebî kriz geçiren hakikî bir entelektüel gibi titremeye başlamıştı.–ki okuduğumuz mektupların üzerinde Edinburgh posta pulu olanlarını yollayan David amcanın da böylesi bir kriz geçirdiğini biliyorduk. “Bunların hepsi eserli” demiş bir keresinde Belkis nene, dede ve kardeşlerini kastederek. Onların hepsinde esintiler varmış. Onlar sık sık bilinmeyen bir yerden esinleniyorlarmış aslında. Rebî de aynı soydan olmalıymış. Yoksa Belkis nenenin soyundan olsaymış hiç kimseyi taklit etmeye gerek duymazmış. Belkis nenenin susmadan önceki bu sözü de bizim için bir sır olmuştu. Ne demek istemişti ki nene?

            Neyse Rebî’ye gelince, zavallı arkadaşım, tam altı ay titredi durdu. “Tanrı, demek ki bir idea’mış öyle mi” dedi durdu, titredi durmadı. Bir sonraki keşfi ben yapmıştım. Şu vaktinden önce aklaşan saçlarımın, şu henüz gençlik çağımda birbirine vura vura kırılan dişlerimin müsebbibi bu keşif oldu: Eğer Tanrı bir idea ise ve düşündükçe de ben diyorsak o halde bir idea olarak Tanrı Ben’im zihnimin içinde. Cesaretim yetmediği için “dir” kopulasını çıkarımın sonuna koyamadım. Korktum.

            Birbiri ardına yaptığımız bizi krizlere sokan bu iki keşiften sonra bir daha Rebî ile konuşamadım. O da benimle konuşamadı. Ta ki bir ay önce ondan bir haber alana dek. İki üç cümleden ibaretti mektup: “Ne düşünüyorsun?” ve “Ben ancak kendi kendimle konuşabiliyorum.” Bir yanıt gönderdim ona şundan ibaret: Ben de.               

 Not: Bu hikayeyi yazmakta olan, bizzat yazma faaliyetinin, bir iki istisnai sebep dışında,  aslında bir kibir faaliyeti olduğunu (bilerek ve hissederek) düşünmektedir. Fakat öte yandan da yazmaktadır, bile isteye.